Matematik Öğretmeni Hacer Bahar Çokarslan’ın İzmir’den Pakistan’a uzanan sırlı yolculuğu (1)

Brandreth Road’daki iş adamları ile Türkiye gezisi
Aralık 18, 2021
Türkçe sevdalısı Prof. Dr. Zafar Iqbal’in ardından…
Aralık 22, 2021

Matematik Öğretmeni Hacer Bahar Çokarslan’ın İzmir’den Pakistan’a uzanan sırlı yolculuğu (1)

Hacer Bahar Çokarslan (arkada kırmızı başörtülü), öğrencileri ila bir gezide...

Henüz bir lise öğrencisiyken yurt dışındaki Türk okullarında öğretmen olmaya niyet etmişti Hacer Bahar Çokarslan. Anne-babası ise tek kız evlatlarını, değil yurt dışına göndermek üniversite okumak için yaşadığı şehirden ayrılmasına bile razı değildi. Fakat, önce ailesini razı edip üniversite eğitimi için Kütahya’dan İzmir’e gitti Hacer Hanım. Ardından sırlı tevafuklarla Pakistan yolu açıldı önüne.

2016’da başlayan sıkıntılı süreç olmasa ilk öğretmenliğe başladığı, evlenip yuva kurduğu, anneliği tattığı bu ülkeden hiçbir zaman ayrılmayı düşünmüyordu. Hacer öğretmenin heyecanla ders anlattığı, henüz anne bile değilken anneler gününü kutlayan ilk öğrencileri ve onların vefalı aileleri kaldı Pakistan’da. Şimdi o bambaşka bir coğrafyada ‘hizmet’ deyip gece gündüz koşturduğu eski tatlı günleri bir yad-ı cemil gibi anarken, bir taraftan da yeni teknolojik imkanlarla öğrencilerine rehberlik yapmaya devam ediyor. Hacer öğretmen, röportajımızın ilk bölümünde, Pakistan’a gidiş sürecini ve oradaki ilk yılını anlatıyor.

-Pakistan’a gitmeden önceki hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?

22 Nisan 1988 Kütahya doğumluyum. 2 kardeşiz. Ortaokulda 8. sınıfta liselere giriş sınavı için dershaneye kayıt yaptırdım. Böylece 2001 Eylül ayında ilk Hizmet kurumuna ayak basmış oldum. Rabbim bir daha da ayırmasın, bağımızı koparmasın. “Hizmetten ayrıldığım gün ölüm günüm olsun!” diye dua ederdim hep. Dershaneden itibaren yurt dışındaki okullardan haberim oldu. Tanıdıkça ben de oralara gitmek istedim. Anadolu Öğretmen Lisesi mezunuyum. Üniversitede eğitim fakültesine rahatlıkla gidebiliyordum aslında ama ben yurt dışına gidip öğretmenlik yapmak istiyordum. Gittiğimde İngilizce konusunda zorlanmamak için, babamın isteğinin aksine eğitim fakültesi yerine İngilizce Matematik bölümünü tercih ettim. Üniversitede biraz zorlandım tabi. Babam oraya gitmemi istemediği için “Nasıl, dersleri anlamıyorsun değil mi!” diye soruyordu bana. Böyle olunca okula devam ederken 2 kere daha üniversite sınavına girdim.

İzmir’den de ayrılmak istemediğim için yine İzmir’deki bölümleri tercih ettim. Okul öncesi öğretmenliğine giden arkadaşlar vardı. Rahat gidiyordu dersleri. Ben de onlar gibi rahat okurum diye düşündüm. Hem böylece İzmir’den de ayrılmayacaktım. Sonra düşündüm, ben ne yapıyorum, niyetimden sapıyorum. Dersler ağır olduğu için zorlanıyordum ama yurt dışına gitme hayaliyle devam ettim hep. Şöyle dua ederdim “Allah’ım, beni buraya kadar getirdin. Bundan sonra da götüreceğin bir yer vardır. Benim niyetimi biliyorsun.” Hatta ‘ameller niyetlere göredir’ diyerek, okuldaki 6 yılımı da yurt dışı hizmeti olarak saymasını istiyordum Rabbimden. Böyle bir duam da olmuştur. 2006’da başladığım İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İngilizce Matematik Bölümü’nden 2012 Şubat’ta mezun oldum.

-Yurt dışına gitme isteğinize aileniz ne diyordu?

Babamın beni İzmir’e göndermedeki motivasyonu Hizmet insanlarına güveniydi. Babamın tabiriyle, “Ben seni okula bir kere kayda götürdüm, 6 sene sonra da mezuniyetine geldim. Evden arabaya bindiriyordum, gözüm arkada kalmıyordu.” Öyle bir güven vardı. İzmir gibi bir yerde, nereye gidiyor kimlerle kalıyor ne yiyip içiyor gibi şeyleri düşünmeden güveniyordu. Mezuniyet programı için annemle babam İzmir’e gelmişti. Ailece Hisar Camii’ne gittik. Öğlen namazı vakti yaklaşıyordu. Abdestlerimizi aldık, cami avlusunda oturmuş beklerken babamın yanına hiç tanımadığı bir adam gelmiş. Konuşurlarken “Biz kurbanlarımızı Afrika’da kesiyoruz. Sen nerede kesiyorsun?” diye bir konu açmış. Babam “Bizde de oralara gitmek isteyen bir evlat var!” diye benden bahsetmiş. Sonra namaz için camiye girdiklerinde babam ayakta namaz kılamadığı için arka tarafta bir iskemleye oturmuş.

‘TÜRKİYE’NİN 30 YIL ÖNCESİNİ DÜŞÜNÜP KENDİNİZİ HZIRLAYIN!’ DEDİLER

Aynı kişi yine gelip yanına oturmuş. Ama namaz kılacağı vakit ön tarafa geçip cemaatin arasına katılmış. Namazdan sonra çıkmak için beklerken o kişi arkadan babamın yanına gelip eline dokunmuş ve “Çok şanslısın!” demiş. Namazdan sonra avluda buluştuğumuzda babam ağlıyordu. “Tamam nereye gideceksen git!” dedi bana. Normalde istemiyordu çünkü. Fakat sonra “Sırlar Dünyası’nın etkisinde kalma. Gitmeyeceksen de gitme!” demeden duramadı yine de. Böyle bir espri olmuştu aramızda. Yurt dışı iznim böylece hiç tanımadığımız bir kişinin tesiriyle çıkmış oldu.

-Pakistan yolu nasıl açıldı sizin için?

Yurt dışındaki Türk okulları için yapılan mülakatlara katılmış ve gitme isteğimi belirtmiştim. Dönemin ortasında mezun olduğumdan kararın belli olması için hazirana kadar beklemem gerekti. Bu arada İstanbul’da yurt dışına gidecekler için yapılan seminere katıldım. “Yurtdışı olsun da neresi olursa olsun” diyordum. İlla ki Pakistan demedim. Zaten bekardım, kendi isteğimle de imtihan olurum korkusuyla özel bir istek belirtmedim. Orada Pakistan’a gideceği söylenen 6 bayandık. Beşimiz de matematik öğretmeniydik.

-İlk öğrendiğinizde ne düşündünüz?

Çok heyecanlıydık. Gerçekten neresi olduğu önemli değildi. Takkeden kura çekme hikayeleri dinlemiştik. O heyecanı yaşıyorduk. Pakistan’a gidecekler olarak hemen orada bir araya geldik. Mehmet Bey diye birisi Pakistan hakkında bilgiler verdi bize. “Türkiye’nin 30 yıl öncesini düşünün. Kendinizi hazırlayın.” dedi. Oraya ilk gittiğimizde okulun karşısındaki bir markete gittik. “Aa bu da varmış, şu da varmış!” diye hayretle bakıyorduk ürünlere. Çünkü beklentilerimizi sıfırlamıştık giderken. Aslında ülkenin bizden 30 yıl öncesinde olmadığını da gördük. İhtiyacımız olan her şey vardı. Oradaki insanlar da hayatını idame ettiriyor nihayetinde. Çok da abartılacak bir şey yoktu. Hocaefendi’nin sürekli vurguladığı şeylerden biri aslında ‘beklentisizlik’. Gerçekten bunu yapabilsek her şey bizi mutlu edecek. Türkiye’de her zaman gördüğümüz şey Pakistan’da bizi mutlu ediyordu. Marketten Nutella almıştık ve o bile bizi çok mutlu etmişti.

Hacer öğretmen (sağdan üçüncü), öğrencilerini zaman zaman evinde ağırlıyordu…

-Pakistan hakkında neler biliyordunuz gitmeden önce? Ne tür hazırlıklar yaptınız?

O zamana kadar Pakistan, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaazlarında atıfta bulunduğu şair Muhammed İkbal’in ülkesiydi sadece benim için. Seminer dönüşü evde yaptığım ilk şeylerden biri STV’de yayınlanan Ayna programının Pakistan bölümünü izlemekti. Ve akabinde aileyle geçirilen Ramazan Bayramı sonrası 24 Ağustos 2012’de 6 öğretmen ve bir belletmen arkadaşla birlikte Pakistan uçağına bindik.

KAMİL BEY İLK KARŞILAŞMAMIZDA, ‘ANNENİZİ İHMAL ETMEYİN!’ DEDİ

-Ailenizin Pakistan’a gideceğinizi duyunca yorumları ne oldu?

Sadece beni emanet edecekleri kişileri görme ihtiyacı hissettiler. Kimlerle beraber olacağımı bilmek istediler. Tevafuken o sıralarda Meral Kaçmaz ve eşi Mesut Bey Türkiye’deydi. Onlar Afyonlu ben de Kütahyalıyım. Bize aile ziyaretine geldiler. Onları görüp konuşunca ailem biraz daha rahatladı. Hatta abim havaalanında kaşla göz arasında Pakistan’da görev yapan Kamil Bey’in numarasını almış. Benim henüz telefon numaram olmadığı için oradan ulaşacakları bir telefon numarası olmasını istemişler. Pakistan’da bizim arkadaşlardan birine kahvaltıya veya akşam yemeğine gidiyorduk, Kamil Bey aracılığıyla haber geliyor, “Hacer Hanım ailesini arasın.” deniyordu. Ben de annemi arıyordum. Kamil Bey ile ilk yüz yüze tanışırken, diğer arkadaşlara nerden geldiklerini vb. sorular sorarken bana sadece “Annenizi ihmal etmeyin!” diye uyarıda bulunmuştu.

İzmir’deyken de annem öyleydi. Annemi hep benim ardımdan ağlayan bir anne olarak hatırlıyorum. Hiçbir anne çocuğuna doyamaz da, annem Pakistan’da da sürekli aradı. Telefon kontörlerimi biriktiriyordum ben de. Epeyce aramışım. İlk yılımda okuldan aldığım ücretin büyük bir kısmı kontör paralarına gitmiştir. O zamanlar internet bu kadar yaygın değildi. Normal hatlardan konuşuyorduk ve çok pahalıya geliyordu.

-İlk hangi şehre indiniz? İzlenimleriniz nelerdi?

İlk İslamabad’a indik. Türkiye’den beraber giden bekar 5 arkadaş olarak aynı evde kalıyorduk. Üniversite hayatı devam ediyor gibiydi bizim için. Çoğu şeyi beraber yapıyorduk. Daha önce gelmiş ablalara yemeğe, çaya gidiyorduk. Stajyer öğretmen gibi diğer öğretmenlerle eşleştirmişlerdi bizi, onlarla derse gidiyorduk. O ilk öğrencilerden biri Amerika’ya geldi sonra, görüşüyoruz. Ben yurtta kalıyordum bazen. Onun saçlarını örerdim. Rehberlik programlarına yardım ediyordum. O şekilde de öğrencilerle muhatap oluyorduk. Çocuklar bizi gördükleri her fırsatta pratik yapmak için Türkçe konuşuyorlardı. İngilizce öğrenirken kurduğum ilk cümlelerin ne kadar kulak tırmalayıcı olduğunu anladım onları dinledikçe. “Benim adım Ayşe, annem babam doktor, öğretmenimin adı şu, öğretmenimi çok seviyorum.” Bunları Türkçe duyduğumda beynimin tırmalandığını hissediyordum. Yurda gittiğimde öğrenciler ‘Abla’ olarak hitap ediyordu, o da ayrı güzeldi. Öğrencilerin yazdığı ilk notlar onlarınkidir.

-Pakistan toplumu, kültürü hakkında dikkatinizi çeken neler vardı?

Ablalara ziyarete giderdik. Bazıları Türklerle evli Pakistanlı hanımlardı. Oralarda 2 kültürün karışımını görmek mümkündü. Orada tüm yatak odalarında lavabo da oluyor. Veli ziyaretine gittiğimizde yatak odasında ağırlıyordu anneler bizi. Onlar için çok özel bir şey ama bizim alışkın olmadığımız bir durum. Farklı bir ülke elbette, sıcak aynı zamanda.

İslamabad’daki 4 ay ‘Bundan sonra ne yapacağız?’ kaygısı ile geçti daha çok. Kış da gelmişti. Kar yağmıyor ama soğuk oluyordu. İkinci el eşyaların satıldığı pazardan kazaklar almıştık.

İlk gittiğim yıl orada yaşadığım Kurban Bayramı’nı unutamıyorum. Tarih olarak 3 farklı bayram olmuştu. İlk Türkiye yaptı, sonraki gün Arabistan ve Türkiye’ye göre 3. günde Pakistan Kurban Bayramı yaptı. Zaten orada hep böyle geriden gelir bayramlar. Yeni evimize geçmiştik ve temizlik yapıyorduk. Musluktan akan su azalmaya başladı. Biz zannettik ki sular kesiliyor. Meğer kuyudan su doldurmak gerekiyormuş. Motorun çalışması için düğmeye basmak lazımmış. Hiçbirimiz bilmiyoruz. “Eyvah sular kesiliyor!” deyip, son akan suyu evdeki kaplara doldurduk. Temizliği de bıraktık. Oruç tutuyoruz bir taraftan. Sahur yaptık, bitirdik. Bulaşıklar birikti mutfakta. Sular gelecek diye bekliyoruz. Mevcut suyu abdest almak için idareli kullanıyoruz. Arada su az az geliyor sonra yine kesiliyor. Üst katta oturan Türk abla gelince gerçeği öğrendik. Meğer bizim su bitmiş. Onun fazla gelen suyunu biz kullanıyormuşuz. Abla gelmeseydi biz o motorun düğmesini açmayı bilemez, susuz kalırdık. Öyle bir sistemin olduğunu da bu şekilde öğrenmiş olduk.

BAŞKA BİR ŞEHİR OLSA, ‘İKİNCİ YIL GİTMEM’ DERDİM AMA PAKİSTAN BENİ BIRAKMADI

Elektrik kesilince sıkıntı oluyordu yine. O zorluklar içinde, duygusal da bir dönem olduğu için  birbirimize daha çok destek olmaya çalıştık. Pakistan’ı tanımaktan ziyade ‘Burada tutunabilecek miyiz?’ diye düşünüyorduk. O dönemde bir arkadaşımız Türkiye’ye geri dönmüştü. Birbirimize aile olma derdindeydik. Matematik ve İngilizce çalışıyorduk. Burs veriliyordu bize. Öğretmen olarak derslere girmiyorduk henüz. Aldığımız bursu hak edelim diye derslere odaklanmıştık. Nerede göreve başlayacağımızı düşünüyorduk. Onun heyecanı vardı. 2006’da İzmir’e giderken giydiğim eteği Pakistan’a ilk giderken ve sonrasında İslamabad’dan Karaçi’ye giderken de giymiştim. Çünkü oralar benim Hizmet yerlerimdi ve hizmet kıyafetlerim de hep aynı olsun diyordum. Öyle bir ‘takıntım’ olmuştu.

-İlk öğretmenliğe nerde başladınız?

İslamabad’daki ‘workshoplar’ sonrası Karaçi şehrine tayinim çıktı ve 5 Ocak 2013’te Karaçi’ye artık öğretmen vasfıyla gidiyordum. Havaalanında uçağın kalkmasını beklerken rötar anonsu yapıldı. Sonra tekrar ertelendi, havaalanında bekledim. İdarecimizi arıyor, “Ben mi yanlış anlıyorum, İngilizcem mi yetmiyor?” diye soruyordum. Sonunda Karaçi’ye ulaştım ve 7 Ocak’ta ilk defa öğretmen kimliği ile Gülşen İkbal Kız Koleji’ne ayak basmış oldum. 

-Karaçi nasıl bir şehirdi sizin için? Bekar bir öğretmen olarak neler yaşadınız?

Karaçi biraz karalar içinde bir yer gibi. Allah dağına göre kar veriyor, herhalde törpülenmem gerekiyormuş. Rabbimin dilemesi böyle. Ben kendimi tanıyorum. Başka bir şehirde olsa “İkinci yıl gitmem” derdim belki ama Rabbim beni istihdam edecekmiş demek ki, Pakistan beni bırakmadı. Bekar bir bayan için zor şartlardı bilhassa o yıl. Seçimler vardı ve şehrin muhtelif yerlerinde sık sık bombalar patlıyordu. Okullar tatil ediliyordu. Yollarda kalabalıklar toplanıyordu. Bir gün belletmen arkadaşlarla ‘rikşa’ya binmiş 45 dk. uzaklıkta bir pazara gidiyorduk. Ablamız aradı. “Her neredeyseniz sakın dışarı çıkmayın. Pazar yerine yakın bomba patladı!” dedi. Zaten o civardaydık. Ölen de çok olmuştu.

O dönemler haberlere bakıp ölen kişi sayısına göre okulların kaç gün tatil olacağını tahmin edebiliyorduk. Bir keresinde Blok 4’te bomba patlamıştı. Ben Blok 6’da bir ablanın evindeydim. Camlar çok fazla sallanmıştı. Korkmamak mümkün değil tabi o ortamda. Yollarda eylemler yapılıyordu. Ağıtlar yakılıyordu. Yerel dili de bilmediğimiz için ne olduğunu pek anlamıyorduk. Alışveriş yerleri, mağazalar bakkallar kapanıyordu böyle durumlarda.

Devam edecek…

Hey Merhaba 👋 Tanıştığımıza memnun oldum.

Yeni içeriklerden haberdar olmak istiyorsanız

Spam yapmıyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun

0 Comments

No Comment.